Küresel Dünya’da Liderlerin İletişim Becerileri

Günümüz iş dünyasının başarılı yöneticileri küresel ekonominin hızla değişen dinamiklerine ayak uydurmak zorunda.

Sınırların kalktığı, çok uluslu şirketlerin dünya ekonomisine hakim olduğu, yöneticilerin sabah kahvaltısını Londra, akşam yemeğini Atina’da yediği, iş mülakatlarında “başka ülkelerde çalışmak konusunda çekinceniz var mı” ya da  “kaç yabancı dil biliyorsunuz”  gibi soruların yöneltildiği, farklı ülke kültürlerini tanımadan mal ve hizmetinizi pazarlayamadığınız bir dönemden geçiyoruz.

Çin’e, Karadeniz fındığı ihraç etmek için, sadece “aganigi”li reklam  yapmanın fayda etmeyeceğini artık bilmemiz gerekiyor. Fındığınızın kalitesi ne olursa olsun, sokaktaki Çinli, sadece “her şeye iyi gelir” dediğiniz için avuç avuç fındık yemiyor.  Bundan dolayı Fındık Tanıtım Grubu şimdilerde Türk fındığını Çinlilerin damak zevkine uydurarak soslu, baharatlı ve soyalı satmaya çalışıyor.

Nasıl Amerikalı bir şirketin yöneticisi ilk toplantıda “Kusura bakmayın Arapçam çok iyi değil”, dediğinde “yahu bunlar daha bizim Türkçe konuştuğumuzu bile bilmiyor” diye kızıyorsanız, Türk iş adamlarının da her kuzey ülkesi kadınına “nataşa” gözü ile bakmasının sakıncalarının bilincinde olmamız lazım.

Çok sık yurt dışı seyahati yapan bir iş insanı ya da farklı kültürlerden gelen insanların çalıştığı bir şirketin yöneticisi olduğunuzda, iletişim becerilerinizi gözden geçirmenizde büyük fayda var. Sadece yabancı dil bilmek yetmiyor, farklı kültürlerin yansıması olan değer yargılarını, hangi durumlarda nasıl davrandıklarını, neye kızıp, neyle mutlu olduklarını, ne zaman konuşup, ne zaman sustuklarını az çok biliyor olmamız lazım.

Mesela Türkiye’de çalışan yabancı yöneticilerin, Türk insanına dair genel algısı şunları içeriyor:

  • Türk insanı politika ve futbol konuşmayı sever. Zira her Türk erkeği bir başbakan kadar siyaseti, bir antrenör kadar da futbolu bilmektedir, ya da bildiğini düşünmektedir.
  • Size ikram edilen şeyi, asla geri çevirmeyin, Türkler buna çok bozulur. Bu yüzden günde 30 bardak çay içmek zorunda kalabilirsinizJ.
  • İş dünyasında önce “ilişki” sonra “iş” gelmektedir. İnsan ilişkileriniz kötü ise Türkiye’de iş yapmayı unutun.
  • Türk insanı sokakta tanımadığı insanlara “günaydın”, “iyi günler”, demez. Siz de tanımadığınız kişilerle selamlaşmayın. Yanlış anlaşılabilirsiniz.
  • Bir kaç sözcük Türkçe bilmeniz bile buzların çözülmesine, sohbetin koyulaşmasına, size güven duymalarına yardımcı olur.

 

Peki, Türk yöneticiler hangi ülkelerde nelere dikkat etmelidirler. Gelin 3 ülke üzerinden iletişim farklılıklarına kısaca değinelim.

RUSYA

  • Türkiye’de müşteriye karşı güler yüzlü olunur, sohbet edilir; yoksa müşteri ilgisizlik hisseder ve gider. Rusya’da müşteri ile fazla konuşmak defolu mal sattığınızı düşündürebilir.
  • Kapı eşiğinde asla tokalaşmayın, uğursuz olduğuna inanırlar.
  • İçkide dayanıklı olmanız lazım. İçmiyorsanız, yemek davetlerine gitmeyin.
  • İçki içmenin ritüeli vardır. Masada sohbet eden, söz veren bir “masa beyi” vardır. Önce o kadeh kaldırır. “Kadınlara” kadeh kaldırılınca erkekler ayağa kalkar.
  • Masada iş görüşmesi yapılmaz.
  • İş tariflerini detaylı şekilde yapın. İnisiyatif almak istemezler. İş tanımı net yapılmadığında ciddi iletişim kazaları ortaya çıkar.
  • Tır şoförlüğünden, uzay araştırma istasyonu şefliğine kadar kadınlar iş hayatının her kademesinde çalışmaktadır. Şaşırmayın, yadırgamayın.

ÇİN

  • Beden dilleri zayıftır. Yüzlerinden ne düşündüklerini anlamanız çok zordur. Gözlemlerinizde dikkatli olun.
  • Sakin, sabırlı insanlardır. Telaşlı, aceleci davranmayın.
  • Görüşmelerde çoğunlukla hiyerarşi hakimdir. Toplantılarda tek kişi konuşur. Sizin de onunla konuşmanız uygundur, diğerlerine soru sormaya, sohbete katmaya kalkışmayın.
  • Yemekte iş konuşulmaz.
  • Sokaktaki Çinli siyasetle ilgilenmez. Siyasi konulara girmeyin.
  • Yüksek sesle konuşmak kabalık sayılır.
  • Gösterişi, övünmeyi sevmezler. Ne kendinizi fazla övün, ne de karşınızdaki Çinli’yi iltifatlara boğun.
  • Çin kültüründe “4” rakamının uğursuz, “8” rakamının ise uğurlu olduğunu unutmayın. Yani Çinli bir grubu dördüncü katta bir yemeğe davet etmeyin!

ABD

  • Önce iş sonra ilişki gelir. İlişki kurayım, sohbeti derinleştireyim diye lafı uzatırsanız, işi kaybedebilirsiniz. Amerikalı bir an önce “sadede gelmek” ister.
  • “Erken kalkan çabuk yol alır” sözüne inanırlar. İş hayatı erken saatte başlar, erken saatte biter. Dakiktirler, geç kalanı sevmezler.
  • Dürüstlüğe çok önem verirler. Verdiğiniz sözü tutmadığınızı gördüklerinde, iş ilişkiniz kopar. Sözlerinizde çelişkiler olmasın.
  • Herkes birbirine “nasılsın” der. Yanıt beklemez. Bu sıradan bir selamlaşma şeklidir.
  • Genelde bildikleri şeyi yemeği tercih ederler.
  • Yemekte iş ve özel her türlü konu konuşulur. Sizi daha yakından tanımak isterler. Çapraz sorular sorarlar.
  • Erkekler öpüşmez. Öpüştüklerinde de tek yanak kuralı geçerlidir.
  • Mutevazı olmak pek geçerli değildir. Kendinizi iyi pazarlamanız gerekir.
  • Sesinizi güçlü şekilde kullanmanız, öz güven göstergesi kabul edilir.

İşin özeti farklı kültürlerle karşı karşıya geldiğimiz bugünün iş dünyasında, hangi sözü ne zaman söyleyeceğimize, ne kadar çok ya da az konuşmamız gerektiğine, sesimizin şiddetine, tonuna, nasıl oturup, nasıl kalkacağımıza, beden dilimizi nasıl kullanacağımıza,  espri anlayışındaki farklılıklara, ortak değerlerimiz olup, olmadığına dikkat etmemiz ve bu konuda kendimizi geliştirmemiz, dünyanın neresinde olursa olsun, etkili iletişim kurmamıza yardımcı olacaktır.

 

Tatlı Dilin Terfisi Bol Olur

Üst düzey yöneticiler için konuşma yapmak büyük bir fırsattır. Etkili konuşmalar sayesinde etki alanlarını genişletir, şirket itibarlarını arttırır ve kendilerini rakiplerinden farklı kılarlar. Pek çok şirketin kamuoyundaki algısı şirketin CEO’sunun yarattığı algı ile zenginleşir, pekişir ve sağlamlaşır. Kendilerini etkili ifade edebilen yöneticiler bu anlamda hem kendileri, hem şirketleri için büyük avantaj sağlar.

Eğitimlerimde yöneticilerin hem bireysel yetkinlikleri üzerine çalışıyorum, hem de şirketi temsil etme güçleri üzerinde duruyorum. Örneğin bir şirket CEO’su çok iyi bir diksiyona sahip olabilir ancak şirketi temsil edecek içerikte konuşmalar yapmıyorsa pek etkili olmaz. Nihayetinde biz bu yöneticilerden birer “spiker” veya “sunucu” gibi konuşmalarını beklemiyoruz. Ancak dinleyici kitlesini yakalayacak, şirketin değerlerini aktaracak, kamuoyunda pozitif algı yaratacak konuşmalar yapmasını bekliyoruz. Dolayısıyla eğitimlerimde dikkate aldığım hususlar diksiyon, ses kullanımı, beden dili gibi konuların yanı sıra yaratıcı yöntemler kullanma, konunun özünü verebilme, önemli mesajları çarpıcı örnekler ile zenginleştirerek vurgulama, dinamik bir dil kullanma, dinleyicileri konuşmanın içine dahil edebilme, iknanın yöntemlerinden faydalanma ve farklı dinleyici kitlesine göre mesajlarını dönüştürebilme. Eğitimlerde yaptığımız uygulamalar sayesinde hepsi kendi tarzlarını keşfediyor ve geliştiriyor. “Akıllı” hazırlık sayesinde daha kısa zamanda daha etkili konuşmalar hazırlanabildiğini de görüyorlar. Dinleyicileri ile kurdukları “ortak zemin” sayesinde onları yanlarına çekebiliyorlar. Daha az sözle daha çok şey anlatabiliyor ve sahne heyecanını rahatlıkla kontrol edebiliyorlar.

İletişim yoksa, liderlik yok…

Üst düzey yöneticilerin şirketi temsil etme sorumlulukları var. Yaptıkları etkili konuşmalar ile şirket algısına büyük katkı sağlıyorlar ya da tam tersi yanlış bir ifade kullandıklarında şirket itibarını ciddi anlamda zedeliyorlar. Kriz anlarında doğru ve ikna edici açıklamalar yapmak zorundalar. Söyledikleri ile hem çalışanlarını motive etmeleri, hem müşterilerini ikna etmeleri bekleniyor. Bu kişiler özellikle yöneticilikten liderliğe terfi etmek istiyorlar. Lider olabilmenin en temel vasfı da etkili iletişim kurabilmek. Etkili iletişim ise etkili konuşmak, etkili dinlemek, etkili geri bildirim verebilmek, ikna edebilmek, motive edebilmek demek. Bu anlamda tüm üst düzey yöneticilerin etkili iletişim eğitimi alması gerektiğine inanıyorum. Zira iletişim kurma biçimleri hem şirket itibarı ve algısı, hem şirket içi iletişim açısından kritik öneme sahip.

Etkili konuşmanın püf noktaları…

Özellikle üzerinde durduğum üç husus var. Birincisi “dinleyici odaklı” olmak. Konuşmaların merkezinde “ben” olmayacak, “dinleyici” olacak. Dinleyiciler aslında bir anlamda senin müşterin. Bu kişilerin yönettiği şirketler müşteri memnuniyetinden bahsediyor. Öyleyse onlar da konuşmalarında “dinleyici memnuniyeti”ni dikkate almalı. Başarılı konuşmalar yapmak istiyorsanız mutlaka dinleyicilerinizin beklentilerini, ihtiyaçlarını, kaygılarını vb. dikkate alarak konuşmalısınız. İkinci önemli nokta ise tasarım. Etkili konuşmalar etkili şekilde tasarlanır. A’dan Z’ye her detay bir bütünlük, sağlam bir kurgu ışığında tasarlanmalı. Bazıları süsleme ile tasarımı birbirine karıştırıyor. Laf olsun diye örnek veriyor, espri yapıyor ya da power point sunumunda yerli yersiz görsel kullanıyor. Eğitimlerimde üzerinde durduğum bir üçüncü husus da az öz anlatım. Günümüz dünyasında insanların uzun konuşmalar dinlemeye ne sabrı, ne de zamanı var. Dolayısıyla daha az sözle daha çok şey anlatabilme becerisi önem kazandı. Aynı şeyi farklı şekilde söyleme sanatı sayesinde daha kısa ve vurucu konuşmalar yapmak mümkün.

Sahne heyecanı meselesi çoğu için büyük bir endişe kaynağı. Oysa sahne heyecanını kontrol etmenin yöntemleri var. Bu problemi bir derste hallediyoruz diyebilirim. Bir başka problem de çok uzun ve dağınık konuşma yapmaları. Çok konuşunca daha çok şey anlatacaklarını sanıyorlar oysa vermek istedikleri esas mesajlar arada kayboluyor, dağılıyor. Tespit ettiğim bir başka eksiklik de iletişim eğitimini sadece diksiyon ve beden dili kullanımı gibi çok basit düzeyde algılamaları. Eğitimi aldıklarında pek çoğu beklentilerinin ötesinde bir içerik ile karşılaşıyor.

Etkili iletişim eğitimi kendinize en iyi yatırımdır…

Etkili iletişim eğitimi mevkiden bağımsızdır. Ana okulu çocuklarına bile etkili iletişim eğitimi verilmeli diye düşünüyorum. Zira böyle bir eğitim sizi sadece daha etkili, inandırıcı, kabul gören, takip edilen bir lider yapmaz aynı zamanda sevilen, saygı duyulan, taktir edilen, güven duyulan bir birey da yapar. Bu eğitim yaşam kalitemizi arttırmak için kendimize yaptığımız bir yatırımdır.

Genelde bir şirketin CEO’su ile çalışmaya başlayıp, başarılı sonuçlar aldıktan sonra aynı şirketin genel müdür yardımcıları için de eğitim talepleri geliyor. Zaten sizden eğitim alanların başarısı bir anlamda sizin eğitiminizin reklamı oluyor. Bir yandan grup eğitimleri de verdiğim için aylık bazda çalıştığım yönetici sayısının 10’dan fazla olmamasına dikkat ediyorum. Hepsiyle tek tek ilgileniyorum, ev ödevleri hazırlıyorum, gelişimlerini takip edip, farklı örnekler ve uygulamalar tasarlıyorum. Eğitimin kişiye özel olması daha hızlı sonuç almamıza yardımcı oluyor.

Eğitim alan, hedeflerine daha hızlı ulaşıyor…

İşin en keyifli kısmı onların başarısını izlemek. Pek çoğu aldıkları güçlü alkış sonrasında arayıp, teşekkür ediyor. Çünkü artık kendilerinden emin, dinleyici odaklı, sahne heyecanını gündeminden düşürmüş konuşmacılar oluyorlar. Bazılarının verdikleri televizyon röportajlarını izliyorum ve hem kendi adıma, hem onlar adına gurur duyuyorum. Çünkü artık televizyondaki canlı yayın programlarına çıkmaktan çekinmiyorlar. Habercilerin sorularını kendi mesajlarını aktarmak için etkili şekilde dönüştürüyorlar. Ekranda rahat ve doğal görünüyorlar. Son iki ayda birlikte çalıştığım iki kadın yönetici bekledikleri terfiyi aldılar. Bu kadınlar zaten işlerinde çok iyiler ancak aldıkları eğitim sonrasında daha etkili iletişimci oldukları için aynı zamanda iyi yönetici olabileceklerini de ispat etmiş oldular…

 

Yönetici ile Lider Arasındaki Farkı İletişim Becerileri Belirler

Binlerce şirketin, on binlerce yöneticisi var ancak iş dünyasında “lider” olarak tanımlayabileceğimiz kaç kişi sayabilirsiniz. Çok para kazanmak sizi zengin edebilir, üst düzey bir makamın koltuğunda oturmak sizi forslu yapabilir ya da medyada sıkça yer almak sizi meşhur edebilir ancak bunların hiçbiri sizi “lider” yapmaz. Bazıları “lider olunmaz, lider doğulur” dese de, siz onlara kulak asmayın. Lider ile yönetici arasındaki en temel fark iletişim becerileridir. Lider olan insanları ikna eder, motive eder, bir fikir etrafında birleştirir ve bir amaca yönelik olarak harekete geçirir. Bunu başarmak için insanlarla etkili iletişim kurmak gerekir. İşte size “lider” olma yolunda dikkate almanız gereken iletişim becerilerine dair 10 altın kural.

  • Önce kendinle konuş: İletişim, kendimizle iletişim kurmakla başlar. Kendine kim olduğunu sor. Kendine ayna tutacak kadar dürüst ve cesur ol. Artılarını ve eksilerini tanı, onlarla yüzleş. Sınırlarını keşfet ki, onların ötesine geçebilesin.
  • İletişim çift yönlüdür: İletişim kişiye değil kişiyle yapılır. İletişim “ben anlattım, oldu” demek değildir. İletişim her zaman karşı tarafın verdiği “geri bildirime” göre belirlenir. Karşındaki kişinin/kitlenin kim olduğunu dikkate alarak konuş.
  • Aktif dinleyici ol: İnsanlar kendilerini can kulağı ile dinleyen (adam yerine koyan) insanları sever ve o kişilere karşı kendilerini yakın hisseder. Aktif dinleyici karşısındaki kişi/kitleyi ön yargılarından arınarak dinler. Kendini karşı tarafın yerine koyarak onu anlamaya çalışır.
  • Sade, akıcı ve anlaşılır konuş: “Karşındakinin anladığı kadar iyi bir anlatıcısındır”.  Bir konuda uzman derecede bilgi sahibi olsanız bile, anlatmak istediğiniz bilgileri anlaşır, sade ve net şekilde ifade edemiyorsanız, bir işe yaramaz. Önemli olan vermek istediğiniz mesajların istediğiniz şekilde algılanmasını sağlamaktır.
  • Ortak zemin inşa et: Karşındaki kişinin/kitlenin yaşı, cinsiyeti, işi, milliyeti, dini vb. özelliklerini göz önünde bulundurarak “ortak zemin” kur. Örneğin, gençlerin geleceğe dair endişelerini dikkate alarak onlara yeni iş imkanlarından bahset.
  • Özün sözün bir olsun: Söylediklerinizde doğru ve tutarlı olun. Bir kitleyi bir kez aldatabilirsiniz. Bir kişiyi sürekli aldatabilirsiniz. Ancak bir kitleyi sürekli aldatamazsınız. Hiç kimse için, çocuklar dahil, nasıl olsa anlamaz diye düşünmeyin.
  • Sesinle sözcüklere renk ver: Sözlerinizin anlamı farklı renkleri barındırır. Örneğin öfke, hırs, aşk kırmızı rengi çağrıştırırken; huzur, derinlik ve sakinlik mavi rengi akla getirebilir. Konuşurken sesinizin tonu, şiddeti ve hızı sözcüklerin renklerini yansıtmalı.
  • İletişim bir bütündür: Söylediklerimiz kadar söylemediklerimiz; yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız; ses tonumuz, beden dilimiz, dış görünüşümüz; tüm bunlar iletişim kurma biçimimizi, verdiğimiz mesajın içeriğini etkiler.
  • Kıyafetimiz elçimizdir: Temiz, bakımlı olmanın yanı sıra içinde bulunduğumuz ortama uygun giyinmek esastır. İngilizlerin “ucuz giyinecek kadar zengin değilim” sözünden hareketle kaliteli kumaşlardan yapılmış, az sayıda takım elbise; düşük kalite kumaştan yapılmış çok sayıdaki takımdan daha iyidir.
  • Etkili iletişim bir hayat biçimidir: İletişim becerilerinin önemini sadece yüzlerce kişinin karşısına çıktığınız zaman hatırlamayın. Üstelik kürsüde iyi bir konuşma yapmış olmanız, sizi iyi bir iletişimci yapmaz. Etkili iletişim, hayatınızın her alanında her anında var olmalıdır. Kürsüden insanlara samimi şekilde hitap edip, indikten sonra insanlara selam vermeyen veya konuşma sırasında su getirmeyi unutan görevliyi azarlayan kişi olmayın.
İz Bırakan Konuşmalar

Kişisel imajınız ve kurumsal itibarınız açısından kime, nasıl, nerede, ne kadar konuştuğunuz büyük önem taşımaktadır.  Özellikle üst düzey yöneticilerin şirket içi ve/veya şirket dışı topluluklara hitaben yaptıkları konuşmalar, basına yönelik açıklamaları ve verdikleri röportajlar kurumların algısında kritik rol oynamaktadır.

Kurumsal İletişim gurusu Michael B. Goodman, üst düzey yöneticilerin yaptıkları konuşmaların kurumsal itibarın oluşumunu %92.5 oranında etkilediğini belirtiyor.  Peki, ülkemizdeki üst düzey yöneticiler bunun ne kadar farkında? Biz neden hala kürsünün arkasına çakılmış, konuşmasını önündeki kağıttan okuyan (çoğu zaman da yanlış okuyan), bize sadece arada sırada gözlüklerinin altından bakma zahmetinde bulunan, sözlerini “vizyon”, “misyon”, “müşteri memnuniyeti” gibi klişelerle süsleyip, uzun uzun konuşup, aslında hiç bir şey söylemeyen, çoğu zamanda ciddi olmak adına ruhsuz, donuk, heyecansız konuşmalar yapanları dinlemek zorunda kalıyoruz. Peki, çoğu zaman sadece dinliyormuş gibi yapıyoruz. O salondan çıktıktan sonra aklımızda neredeyse hiç bir şey kalmıyor. Zira bu tür konuşmalar asla iz bırakmıyor. Öyleyse kime, niye konuşuyoruz?

Her konuşma önemli bir fırsattır, yeter ki bunun farkında olalım.

Bir üniversite ortamında, gençlere hitap ettiğiniz bir konuşmada, onların enerjisini, geleceğe dair endişelerini, mesleki kararsızlıklarını, hayallerini, beklentilerini dikkate alarak, daha tempolu, samimi ve esprili bir üslup ile mesajlarımızı aktardığımızda, onların genç zihinlerinde belki de hayat boyu silinmeyecek bir kaç cümleye imza atma şansımız olabilir.

Bir kriz anında, basın karşısına kendinizden emin bir tavırla çıkıp, tutarlı ve kararlı bir üslup içinde, kamuoyunun merak ettiklerini giderecek nitelikte bilgilendirmede bulunup, sorunları görmezden gelmek yerine sorumluluk aldığınızı gösteren bir duruş sergilediğinizde sadece krizi iyi yönetmiş olmayacak aynı zamanda kurumsal itibarınızı da korumuş olacaksınız.

Şirket çalışanlarını motive etmek adına yaptığınız bir başka konuşmada ise kendinizi onların yerine koyarak, onlara üstten bakan bir üslup içinde değil, adeta onlardan biri olduğunuz hissini yaratan bir tavır içinde, ortak bir amaca yönelik olarak çalıştığınız duygusunu yaratacak şekilde ve onların anlayacağı sadelikte konuşarak, yüksek motivasyon sağlayabilirsiniz.

Farklı sektörlerde çalışan üst düzey yöneticiler ile birebir çalıştığım eğitim programları sonrasında gördüm ki, aslında çok az emekle, etkili iletişim konusunda çok hızlı yol kat etmek ve iz bırakan konuşmalar yapabilmek mümkün. Yeter ki bunu gerçekten isteyelim.

Peki, iz bırakan konuşmalar için ne yapmak gerekir?

  1. Öncelikle her konuşmanın bir temel mesajı ve onu destekleyen en fazla iki veya üç yan mesajı vardır. Yani bir seferde birden fazla ana mesaj vermeye çalışmayın. İnsanlar sizi niye dinleyecek sorusuna anlamlı bir yanıtınız olmalı. Çok şey söyleyip, hiç bir şey anlatmak yerine, az şey söyleyip, bir temel mesajı vurgulamak çok daha etkili bir yöntemdir.
  1. Vermek istediğiniz mesajlara öncelikle siz kendiniz inanın. İnanmadığınız hiçbir şeyi başkalarına inandırıcı şekilde aktaramazsınız. Dolayısıyla başkaları tarafından yazılmış ve son dakika sizin elinize tutuşturulmuş konuşma metinlerini lütfen çöpe atın, hiç bir işe yaramaz. Kendi cümlelerinizi kullanın. Konuşmanıza hissettiklerinizi, yani coşkunuzu, inancınızı yansıtın. Aksi taktirde birilerinin sözcüsü durumuna düşersiniz.
  1. Konuşmanızın çerçevenizi iyi belirleyin. Konuşma süreniz, konuşmanızın içeriğini belirler. Daha kısa konuşmalar söz konusu olduğunda daha kısa sürede etki bırakacak vuruculukta sözler ve örnekler seçmeniz gerektiğini unutmayın. Ancak süre uzun diye aynı konular etrafında dönüp, fazla detaya girerek, dinleyicileri sıkmayın. Sürenizi dinleyicileri dahil edecek şekilde kullanın.
  1. Dinleyicilerden bağımsız hiç bir konuşma başarılı olamaz. Dolayısıyla konuşmanızı kimler dinleyecek? Dinleyicilerinizin ilgi, bilgi, kültür, yaş düzeyi, beklentileri, ihtiyaçları nedir? Kaç kişiye konuşmaya yapacaksınız? Daha önce kimleri dinlediler? Sizi ne kadar tanıyorlar? Konuya ne kadar aşinalar? Bu sorulara verilen yanıtlar konuşmanızın içeriğini etkili şekilde hazırlanmanıza yardım olur. Konu ne olursa olsun, her konuşma için dinleyicilerin ilgisini çekecek, beklentilerini karşılayacak, onlarla ortak zemin kuracak nitelikte hazırlık yapmanız gerekir. Aksi taktirde ne kadar iyi anlatırsanız anlatın, dinleyicilerin anlamadığı, sıkıldığı ya da dahil olmadığı bir konuşma iz bırakamaz.
  1. Konuşmalarınız sağlam bir kurgu üzerine otursun. Söyledikleriniz tutarlı olsun ve belli bir mantık silsilesini takip etsin. Yani daldan dala atlamayın, ya da dağ keçisi gibi sıçramayın. Ön hazırlık aşamasında konuşmanızın iskeleti üzerinde çalışın. Konudan konuya geçerken, köprüler kurun. Böylece kopuklukların önüne geçin. Önemli bölümleri daha fazla bilgi ve örnekle zenginleştirin.
  1. “Nasıl başlarsanız, öyle gider” sözü doğrudur. Bir konuşmaya nasıl başlayacağınıza dahi mutaka hazırlık yapın. İlk sözlerinizden emin olun ve bu sözleri yaratıcı, ilginç, farklı hale dönüştürün. Ancak ilginç olsun diye konuşma konunuz ile ilgisiz örnekler, alıntılar, hikayeler, görseller kullanmayın. En önemlisi bir konuşmaya nasıl başlayacağınızın mutlaka provasını yapın. Ve asla telaşlı davranmayın. Bırakın dinleyiciler sizi tanısın, konuyu kavrasın. İlk dakikalar bir tanışma, adapte olma ve anlama sürecidir. Giriş, sakin, kendinden emin, samimi , pozitif ve farklı olmalıdır.
  1. Konuşma yapmak sadece bilgilendirmek demek değildir. Genelde arkaya arkaya sıralanan bilgi bombardımanı şeklindeki konuşmalar insanları bilgisiz kılmaktadır. Zira dinleyiciler bir süre sonra bunaldıkları için hiç bir şey hatırlamamaktadır. Oysa öğrenme süreci eğlenceli, renkli ve dahil edici olduğu sürece başarılı olmaktadır. Yani dinleyicilerinizi hem bilgilendirmeli, hem eğlendirmelisiniz. Elbette eğlendirmek, konuşmanız boyunca yerli yersiz fıkra anlatmak, laubali bir üslup için konuşmak manasına gelmemektedir. Ancak konuşmanızın içine serpiştireceğiniz anılarınız, ilginç hikayeler, gerçek hayattan örnekler, renkli ve anlamlı görseller, konuşmasını daha eğlenceli hale getirecektir.
  1. Mizah etkili bir silahtır. Bu silahın gücünden faydalanın . Ancak bu silahı kullanmayı bilmiyorsanız, derhal vazgeçin. Zira komik olmak ile komik duruma düşmek arasında çok ince bir çizgi vardır. Anlattığınız fıkranın sonunda hiç kimsenin gülmediğini düşünün. Bu korkunç sessizliği bertaraf etmek oldukça güç olacaktır. Ancak ölçülü ve içten espriler konuşmanıza müthiş renk katar. Unutmayın insanlar gülünce, daha hızlı öğrenir, daha iyi hatırlar.
  1. Dinleyicilerinizi konuşmanıza dahil edin. Onları konuşmanızdan soyutlamayın. Ara sıra sorular sorun, yorumlarını alın, tahminler yaptırın. Daha küçük bir dinleyici grubu ise ekipler oluşturup, kısa, basit uygulamalar yaptırın. Sorularına tatmin edici yanıtlar verin ve mutlaka gözlerine bakın. Dinleyiciye değer verdiğinizi, onun varlığının farkında olduğunuzu hissettirin
  1. Tıpkı bir romanın, bir filmin, bir fıkranın sonu gibi bir konuşmanın da sonu çok önemlidir. Konuşmanın sonunda söyledikleriniz ve yaptıklarınız adeta zihinlerde kalan “son tat”tır. Dolayısıyla finalin ilginç, çarpıcı, kısa, az –öz ve pozitif olması büyük yarar sağlar. Konuşmanızın sonunda dinleyicilerinizi sorunlarla baş başa bırakmayın. Tam tersi motive edin, güldürün, vizyon kazandırın, çözüm yolları gösterin. Konuşma mekanında pozitif duygular ile ayrılmalarını sağlayın. Girişte olduğu gibi finale de mutlaka iyi hazırlanın. “Bir şekilde sonunu bağlarım” diye düşünmeyin. Konuşmanızı nasıl bitireceğinize dair mümkünse prova yapın.

Sonuç olarak yukarıda belirttiğim hususları dikkate alan bir konuşmacı, sıradan, klişe ve dinleyiciyi neredeyse yok sayan biri olmaktan çıkıp, iz bırakan konuşmalara imza atacaktır. Unutmayalım ki, iz bırakan konuşmalar sizin “lider” olarak algılanmanızı, kitleleri harekete geçirmenizi, kritik dönemeçleri başarılı ile geçmenizi ve değerli fikirlerinizin kalıcı hale dönüşmesini sağlar.

Başarılı İletişim

Bugüne kadar biriyle konuşmadan hayatını geçiren kimse var mı? Peki, neden aslında çok iyi yaptığımızı düşündüğümüz bir şey üstünde tekrar tekrar konuşuyoruz? Galiba bizler içinde yaşadığımız bu telaşlı dünyada çoğu zaman bildiklerimizi uygulamakta tembel davranıyoruz.

Yani hepimiz aslında bazı sözlerin kırıcı, çatışma yaratıcı, mutsuz edici olduğunu biliyoruz. “Sen hep böylesin, bu tavrından nefret ediyorum”, “Sen onun senin hakkında söylediklerini bir bilsen”, “O önce kendine baksın” gibi sözleri, sonuçlarını hiç düşünmeden söyleyiveriyoruz.

Simdi gelin, “İletişim nedir?”, “Nasıl olur?” gibi sorulardan ziyade, “Başarılı iletişim” ile ilgili dört önemli prensibin üzerinde duralım.

Niyet – Ego ile Mücadele

İletişimin sürecine, kalitesine ve sonucuna etki edecek en temel faktör kişilerin niyetidir. Benim amacım ne? Ne yapmak istiyorum?

Eğer niyetimiz karşı tarafı eleştirmek, kınamak veya küçük düşürmek ise ağzımızdan o niyeti gerçekleştirecek kelimeler pek düşünmeye gerek kalmadan dökülüverir.

Amaç durumu düzeltmek ve hataları gidermek ise işte o zaman düşünmeye, empati kurmaya başlarız.

Dil, sürece sonradan katılır ve karşıdaki kişi ile aramızda köprüler kurmaya başlar.

Her birimiz, biricik olduğumuza derinden inandığımızdandır ki; çoğu zaman niyetimizi gözden geçirmeyi düşünmeyiz bile. Egomuzu başımızın üstünden alıp cebimize koymak genellikle aklımıza gelen en son şey olur. Sonuç olarak yaşadığımız iletişim sürecinde “ne doğru?” sorusundan ziyade “kim haklı?” sorusuna odaklanıp kalırız.

Oysa kendimiz gibi diğer insanların da biricik olduklarını hatırlamak işe yarayacaktır. Bu sürece “kendi egomuzla mücadele” de diyebiliriz.

Kendi egomuzla mücadelede başarılı olabilmek yaşam içinde bir seyahat gerektirebilir.

Önemli olan, bu seyahate çıkarken “farkında olma bilincimizi” yanımıza almış olmamızdır.

Penceremiz – Doğru Bakış Açısı

Bakış açımız, kendi doğrularımız, geçmişten getirdiğimiz ön yargılarımızdır… Bir benzetme yaparsak; sahip olduğumuz “elek”tir… Bu elekten geçirdiğimiz algılarımızın, genellikle gerçeği yansıttığını düşünürüz. Hata yapma olasılığımızın çok az olduğuna inanırız. Bir bütünü aslında farklı parçaların oluşturduğunu göz ardı ederiz. Başkaları ile iletişim kurarken hep o eleğin ardında dururuz…

Davranışlarımızın, verdiğimiz tepkilerin nedenini yaşadığımız olaylara bağlarız. Oysa yaşanan olaylara dair algımız çok farklı olabilir. Hiç düşündünüz mü, neden aynı olayı yaşayan insanlar farklı tepkiler verir? Verdiğimiz tepkilere hükmeden aslında bizim o olaya yönelik bakış açımızdır. Peki, bunun iletişim ile ilgisi nedir?

Bu noktada öncelikle iki tane haber vermek gerekiyor; biri iyi, biri kötü… Önce kötüden başlayalım: Kötü haber şu ki; hayatınızda karşınıza çıkan hiç “kimseyi” değiştiremezsiniz. İyi habere gelince; değiştirebileceğiniz biri var, o da ” KENDİNİZ”.

Kendimizi değiştirmek bakış acımız ile ilgilidir. Hayata baktığımız pencerenin perdelerini biraz daha aralamakla ilgilidir. En azından, iletişim sürecinde farklı düşüncelerin var olmasının sağlıklı olduğunu, insanların farklı yaratılışta olduğunu, bu sebeple farklı tepkiler verebileceklerini ve her zaman karşımızdakiler ile hemfikir olmamız gerekmediğini görebilecek kadar perdelerimizi aralamak gerekiyor. İki kişinin hemfikir olmayabileceği konusunda hemfikir olabilmeleri ne güzeldir…

Kulaklar – Anlamak için Dinlemek

Dinlerken aslında iki ses duyarız, bu seslerden biri kendimize, diğeri karşımızdaki insana aittir. Karşımızdaki kişi bize mesajını gönderirken, biz mesajı değerlendirmeye alırız. İşte bu sırada iç sesimiz konuşmaya başlar: “Ben ne düşünüyorum?”, “Soru sorarsa ne cevap vereyim?”, “Bu saç modeli hiç olmamış” vb. Bu değerlendirme süreci aslında kendi yapacağımız konuşmaya bir hazırlık anlamı da taşır. Ancak ne yazık ki, bu süreçte bize gönderilmeye çalışılan birçok mesaj arada kaybolur gider. Daha da kötüsü bizler kaçırdığımız bu sözcüklerin yarattığı anlam boşluklarını kendimizce doldururuz. İşte o zaman gelsin iletişim kazaları, yanlış anlaşılmalar ve çatışmalar…

Çocukluğumuzdan bu yana öğretilenin aksine dinlemek pasif olmayı değil aktif olmayı gerektirir. Etkili dinleme sadece sessiz kalma veya karşımızdakinin yüzüne bakma anlamına gelmez. Zira dinleme sürecinde mesajı almamıza etki edecek şey yalnızca kulaklarımız değil aynı zamanda kalbimiz ve aklımızdır.

İletişim sürecinin kalitesi kalbin ve beynin uyumlu hareket etmesi ile gerçekleşecektir. İş bölümüne gelince; kalp içtenlikle dinlemekten, akıl ise düşünerek konuşmaktan sorumludur.

Dil – Uçan Kuşlar

Sözler insanın gününü gün de edebilir, zehir de edebilir. Yani aslında sözler hayatımızı etkiler. Güzel bir söz ile bir insanı çok mutlu edebiliriz; ona mutluluk, huzur ve güven verebiliriz. Ya da tam tersi, bir sözle insanın hayatını cehenneme çevirebiliriz; onu kızdırıp, üzüp, kahredebiliriz. Belki de bundan dolayı, önce iyice düşünüp, sonra konuşmalıyız.

Fatih Sultan Mehmet, “Düşünerek konuşan, özür dilemek zorunda kalmaz” demiş. Mevlana ise ünlü eseri Mesnevi’de dile dair şunları söylemiş: “Şunu bil ki, ağızdan ansızın çıkan söz, yaydan fırlamış ok gibidir. Ey oğul, o ok bir daha geri dönmez; suyu baştan kesmek gerek.”

 

Aktif Dinlemenin Başarıdaki Önemi

Çok büyük hız kazanmış iş ortamı içinde dinlemeye sabrımız kalmadığı bir gerçek, peki dinlemek neden önemli?

Etkili iletişim dendiğinde aklımıza gelen ilk beceri konuşmak oluyor. Oysa etkili iletişim farklı becerileri barındırıyor. Konuşmak kadar iyi dinlemek, iyi yazmak ve iyi okumak da çok önemli. Maalesef sizin de belirttiğiniz gibi yoğun ve hızlı iş temposu bizi ezbere konuşmaya, ezbere okumaya, ezbere yazmaya ve ezbere dinlemeye itiyor. Yani söylediklerimizin içeriğini çok fazla irdelemeden konuşuyoruz, okuduklarımızı tam olarak analiz etmiyoruz, yazarken dikkatli davranmıyoruz ve en vahimi, dinler gibi yapıyoruz. Duymak ile dinlemek farklıdır. Duymak fiziksel, dinlemek ise zihinsel bir eylemdir. Sanılanın aksine dinlemek statik değildir. Tam tersi, dinlemek aktif şekilde karşımızdakini anlamayı, söylediklerinin nasıl bir mesaj içerdiğini algılamayı gerektirir. İyi dinleyici olmak iyi iletişimci olmanın en önemli ayağıdır. Örneğin, yapılan bir araştırmada ortalama bir insanın, günlük yaşamı içinde kullandığı iletişim becerilerinin oranlarını tespit etmişler. Ortaya şöyle bir tablo çıkmış: %9 yazmak, %16 okumak, % 30 konuşmak ve %45 dinlemek. Bu araştırma dinlemenin ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor. Günlük iletişimde en çok dinleme eylemini gerçekleştiriyoruz. Dolayısıyla bu beceriyi ne kadar geliştirirsek, o kadar iyi iletişimci oluruz. İyi dinleyen iyi yönetici olur, iyi dinleyen iyi dost olur, iyi dinleyen iyi anne-baba olur, iyi dinleyen iyi eş olur. “Sizi en iyi kim dinler” sorusuna yanıt verirken, hayatta sizi iyi dinleyenlere karşı kendinizi daha yakın hissettiğinizi hemen fark edersiniz. Peki, sizi kim daha çok etkiler? Kendinizi uzak hissettiğiniz insanlar mı, yoksa yakın hissettiğiniz insanlar mı? İnsanlar kendilerini yakın hissettikleri kişiler tarafından daha çok etkilenirler. Öyleyse, insanları yönetmek, ikna etmek ya da onları motive etmek istiyorsanız, yani onları etkilemek istiyorsanız, önce onları iyi dinlemeye çalışmalısınız.

Peki, dinlemeyi neden başaramıyoruz? Çünkü insanız. Bizi biz yapan sübjektif değerlerimiz var, yani karşı tarafı “bizim durduğumuz” yerden bakarak dinliyoruz. Oysa “onların durduğu yerden” bakmayı başararak dinlemeye gayret etmeliyiz. Olabildiğince “zihinsel gürültülerden” yani önyargılarımızdan kendimizi arındırarak, karşı tarafı anlamaya çalışmalıyız. Peki, bunu gerçekleştirmek kolay mı? Elbette, çok kolay değil. Örneğin, dinlemenin önünde çeşitli engeller var: Anlamaya çalışmak yerine akıl okumaya çalışmak, duyduklarımızı kendi değerler süzgecimizden geçirmek, yargılamak, düşüncelere dalmak, anlamak yerine hemen öğüt vermeye başlamak, haklı çıkmaya çalışmak, zaman baskısı ile konuyu geçiştirmek ya da anlamadan sırf karşımızdakini rahatlamak için onaylayıcı sözler söylemek gibi.

Etkili iletişim üzerine verdiğim eğitimlerde “aktif dinleme” kavramından bahsetmeye özen gösteriyorum. Aktif dinleme kavramını ortaya atan ilk kişi psikoterapist Carl Rogers’dır. Rogers, insanların sorunlarını çözmek için öncelikle onları çok iyi anlamak gerektiğini ve bunu yapabilmek için de onları çok iyi dinlemek gerektiğinden bahseder. İş dünyası içinde ise aktif dinleyici olmanın belli başlı özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

–     İlgiyle dinler: Hem kulağı, hem zihni ile dinler

–     Empati kurar: Kendisini karşı tarafın yerine koyar

–     Göz teması kurar

–     Karşısındaki kişinin sözel veya davranışsal mesajlarını iyi değerlendirir: Gözlem yapar.

–     Karşı tarafın söylediklerine paralel başını öne eğerek, onaylar

–     Sabırlıdır ve konuşan kişinin sözünü kesmemeye özen gösterir

–     Karşısındaki kişinin anlattıklarını sorular sorarak daha ayrıntılı anlamaya çalışır

–     Gerektiğinde notlar alır

–     Anlamı bütünlüğü içinde yakalamaya çalışır

–     Söylenenleri anlayıp anlamadığını kontrol eder

–     Önyargılarının bilincinde olur

–     Açık görüşlüdür. Farklı fikirleri onaylamasa da anlamaya çalışır.

–     Konuşulan konuyu özetler ve kendi cümleleriyle doğru şekilde ifade edebilir

–     Eleştiri yapmaz ve yargılayıcı değildir

–     “Doğru-yanlış” veya “haklı-haksız” gibi ayrımlar yapmaz, farklı açıları görmeye çalışır.

–     Kişiye değil, görüşlere odaklanır; olayları kişiselleştirmez.

Dinlemenin yanı sıra dinlenir olmak için yapabileceğimiz şeyler var mı?

İyi konuşmacı dinleyicisi “katılımcı” yapmayı başaran kişidir. Dinleyicinin ihtiyaçlarını, beklentilerini, ilgi ve bilgi düzeyini dikkate alarak yapacağı konuşmanın içeriğini şekillendirir. Elbette ne söylediğiniz kadar nasıl söylediğiniz de önemlidir. Kendinizi etkili şekilde ifade etmenizde yani  “dinlenir” olmanızda doğru nefes, doğru durak, doğru ses, doğru vurgu, doğru diksiyon, doğru büküm, doğru hitap, doğru beden dili ve doğru dış görünüm büyük rol oynar.

İyi bir dinleyici olmak iş yaşamında bize neler kazandırabilir?

İyi dinleyen kişi yöneticilikten “lider”liğe terfi eder. Çünkü iyi dinleyen kişi yönettiği insanları anlar. Onları anladığı zaman onları yönetebilir. İyi dinleyen problemlerin kaynağını çabuk kavradığı için daha kısa zamanda çözüm üretir. İyi dinleyen çalışanlarının ihtiyaçlarını ve beklentilerini dikkate aldığı için gerektiğinde yönetim modellerini rahatlıkla revize edebilir. İyi dinleyen ekip ruhu yaratmakta ve bu ruhu canlı tutmakta daha başarılıdır. Ayrıca unutmayalım ki, insanlara değer verdiğinizin en güzel göstergesi, onları can kulağı ile dinlemektir.

 

“Empati ” sempatik bir kavram mıdır?

Empati, etkili iletişim, kişisel gelişim, insan kaynakları, eğitim, satış, pazarlama, müşteri ilişkileri, yönetim becerileri, siyaset ve daha pek çok alanda son yılların başucu referansı haline gelen ve kanaatimce biraz da yerli yersiz kullanılan bir kavram.  Sizce “empati kurmak önemli mi?”sorusuna kaç kişi “hayır” yanıtını verir. Elbette, sıfır! Öyleyse neden herkes anlaşılmamaktan, kendini ifade edememekten, iletişim kopukluklarından, iletişim kazalarından, uzlaşma ve hoşgörü eksikliğinden muzdarip. Yanıt basit.  Eğer empati sözcüğünü sadece şirket vizyonu ve misyonunuzu yazdığınız paragrafları süslemek, aslında ne kadar anlayışlı bir insan olduğunuzu ifade etmek ya da eğitim şart klişesinde olduğu gibi empati şart şeklinde kullanıyorsanız, sözcük şişirilmiş bir balona döndü bile demektir. Bu balonla ekip toplantılarınızı, kişisel gelişim eğitimlerinizi veya şirket içi ilişkilerinizi süsleyebilirsiniz… Ama o zaman lütfen dekorasyonun ötesinde bir işlevsellik beklemeyin.

Empati sanıldığının aksine hiç de sempatik bir kavram değildir. Kişisel itiraflar, yüzleşmeler, otokontrol, sabır, sebat, psikolojik ve sosyolojik sondajlar gerektirir. Maskeler inmeli, unvanlar un ufak edilmeli, kartvizitlere vize verilmemelidir. Toplumsal boyutta her başımız sıkıştığında tutunduğumuz gelenekler, görenekler, örfler ve adetler ışığında yapılan tavsiyelere böyle gelmiş böyle gitmez denilebilmelidir. Hadi bir adım daha öteye gidelim, din, dil, kültür, millet, vatan sözcüklerinin bize otomatik olarak kazandırdığı tüm ayrıcalıklardan kendimizi arındırmayı gerektirir. Hafiften bir rahatsızlık duymaya başladıysanız, devamını okumayın. Hayat vitrininizde empati sevimli bir dekorasyon unsuru olarak kalsın lütfen, rahatınızı bozmayın. Yok, cesaret ve iradeyle üstüne gitmek istiyor, gerçek anlamda “empatik” olmayı gönülden arzuluyorsanız, yola devam…

Bu yolda ilk karşılaşacağınız kişi SİZsiniz! Öncelikle kendinizle dürüstçe bir selamlaşın. BEN kimim, neye seviniyorum, neye kızıyorum, neye inanıyorum, neyi hedefliyorum, melek tarafım ne kadar sağlam, şeytan yanlarımı ne kadar kontrol altına alabiliyorum diye sorun. “Benim içimde şeytan falan yok kardeşim, ben başkası şeytan olunca empatik olup, sabretmeye çalışıyorum diyorsanız”, sınıfta kaldınız bile! Kendinize lütfen sorun, BEN’in dünyaya baktığı kimlik, karakter ve değerler sistemi nedir?  Hangi durumlarda başkalarına“hoşgörü” ile bakıyorum? Hoşgörü kisvesi altında muhtemelen bana benzemeyen, benim gibi düşünmeyen, benim gibi yaşamayan başkalarına “kusurlu, farklı, eksik ama olsun hoş göreyim” tavrını takınıyor muyum? Bu hakkı kendimde ne sıklıkta görüyorum? BEN kimliğimi oluşturan özellikler hayattaki tek “doğru şablonu” mudur?

Kadın ya da erkek olmanız, Türk ya da Kürt olmanız, Müslüman ya da ateist olmanız, pazarlamacı ya da orkestra şefi olmanız, bekâr ya da 30 yıllık evli olmanız sizi siz yapan özellikleri oluşturur. Bu özellikleriniz hayata baktığınız pencerenin yapı taşlarıdır. Hepimizin bir penceresi vardır. Mesele hayatın sadece bizim kendi penceremizden görülen manzaradan ibaret olmadığı gerçeğini fark etmektir.  Mesele değerlerimizin başkalarını değerlendirirken, önyargılara dönüşmesine müsaade etmemektir. Önyargılar hem bireysel, hem toplumsal temelde epey yüksek ses çıkarır, çoğu zaman gerçeklerin sesini boğar.  İnsanları, kurumları, milletleri, toplumları anlamaya çalışmak, onlarla empati kurarak, hayatın onların penceresinden nasıl göründüğüne bir bakış atmak, içimizdeki hakimin ne kadar âdil olduğuna bağladır.

Örneğin tuttuğunuz futbol takımı hep yensin istiyor musunuz? Takımımız iyi de oynasa, kötü de oynasa maçı mutlaka biz almalıyız,  şampiyonluk sevincini hep biz yaşamalıyız diyor musunuz?  Bakın kendi kalenize bir gol attınız bile…  İş hayatına geçelim. İyi okullardan mezun olmuş, yüksek mevkilere terfi etmiş, başarılı, iyi para kazanan, hırslı, çalışkan bir tipsiniz. Tebrikler… Soru şu: Sizin başarınıza katkıda bulunmayan, hatta bu yolda size zaman kaybettiren, hız kesmenize neden olan iş arkadaşlarınıza bugüne kadar tavrınız ne oldu? Kızgınlık, gerginlik, tedirginlik? Bu duyguları yaşadıysanız ki başarı odaklı pek çok insan böyle hisseder, belki de o kadar empatik değilsiniz.  Kimi sizin düşüncelerinize katılır, kimi katılmaz. Kimi sizin yönetim anlayışınızı benimser, kimi benimsemez hatta karşı çıkar. Kimi sizi sever, destekler, kimi de haz etmez, hatta kıskanır. Empatik olabilmek sizinle aynı takımı tutmayanları da ya da sizin söylediklerinizi benimsemeyenleri de anlamak ya da en azından bu çabayı gösterebilmektir.  Yoksa “benim oy verdiğim parti seçildiği sürece ben demokrasiye inanıyorum” sözünde olduğu gibi “herkes benim düşündüğüm gibi düşündüğü sürece empati gösteriyorum” sözüne benzer.

Anne çocuğa yemek yemiyor diye kızar. Çocuğum yemek yemeli ve sağlıklı büyümeli diye düşünür. Haklıdır. Ancak tabağında kalan son iki köfteyi yemeyi reddeden 6 yaşındaki bir çocuğa kızmak sadece anneyi rahatlatan bir duygudur. Empati duygusu “benim” duygularımdan önce “karşımdakinin” duygusunu dikkate alabilmektir.  Üstelik 6 yaşındaki bir çocuk doyup, doymadığını annesinden çok daha iyi bilir. Çocuk tabağındaki kalan ve muhtemelen artık iyice soğumuş olan iki köfteyi sırf ziyan olup çöpe gitmesin ya da annesi o kadar uğraşıp hazırladı diye yemek zorunda da bırakılıyor olabilir. Aynı kadın, misafir gittiği evde kendisine ısrarla ikram edilenleri yemesi istendiğinde acaba ne hissetmektedir? Bir başka örnekte müşteri kendisine yanlış ürün satıldığını anladığı gün hışımla alışveriş yaptığı mağaza gider ve mağaza yetkilisinin karşısına dikilir. “Kardeşim, beni kazıkladınız, paramı geri verin” diye bağırır. Mağaza yetkilisi böyle durumlarda genelde sözlerine, “beyefendi, önce lütfen sakin olun” diye başlar. Ve o noktada zaten kazıklandığını düşünen müşteri bir de üstüne kendisine ahlak dersi verilmeye çalışıldığını düşünmeye başlar ve iyice köpürür.  Zira hiç bir kızgın müşteri sakin olmaya davet edildiği böyle bir durumda, “ aaa, affedersiniz, sakin şekilde bir daha söyleyeyim, paramı iade edebilir misiniz, lütfen ” demez.  Müşterinin kızgınlığını anlamak, sabırla dinlemek, onu sakin olmaya davet etmek yerine derhal harekete geçmek gerekir.

Özetle empati karşınızdakinin ne hissettiğini, ne hissedebileceğini, ne düşündüğünü, ne düşünebileceğini öngörebilmek, dikkate almak ve ona göre adım atmaktır. Sadece anlamak değil sonrasında da karşımızdakini anladığımızı ona hissettirmektir. Zordur: sabır, tevazu, serinkanlılık, yüksek duygusal zekâ, epeyce ego törpülenmesi, etkili dinleme, etkili gözlem ve etkili soru sorma becerilerini gerektirir. Bireyselliğin baş tacı edildiği, rekabet ortamının körüklendiği bir dünya düzeninde empati kurabilme yeteneğini geliştirmenin, açık olarak ifade edilmese de, içinden ne işe yaradığını sorgulayanlar olabilir. Yanıt nettir. Gerek sosyal gerek iş yaşamında insanı anlamak kişiye büyük avantajlar sağlar. İnsanı anlayan, ikna eder, yönetir, yön verir, motive eder ve harekete geçirir. Böyle kişiler örnek alınır, takip edilir.  Üstelik empati yeteneğinizi geliştirme yolunda atacağınız cesur adımlar size daha şeffaf ilişkiler, hafiflemiş bir vicdan, gelişkin bir adalet anlayışı ve derin bir sağduyu hediye eder.

Etkili İletişim Yaşam Kalitemizi Arttırır

Konuştuğunda kendini dinletebilen, konuşulanları aktif dinleyen, okuduğunu anlayan, yazdığını okutan kişiler, hem kendi hem çevresindeki insanların yaşamını kolaylaştırır, hem de hayatı anlamlı ve keyifli kılar.

Tarihe yön veren, medeniyetlerin gelişimine katkıda bulunan liderler cesurdur, vizyon sahibidir. Ne var ki, cesaret ve vizyon ancak etkili iletişim becerileri sayesinde kitlelere geçer ve onları belli bir hedef doğrultusunda harekete geçirir.

Günümüzün başarılı yöneticileri, eğitim ve tecrübe sahibi kişilerdir.  Ne var ki bilgi ve birikim ancak etkili iletişim becerileri sayesinde çalışanlara aktarılır ve onları belli bir hedef doğrultusunda motive eder.

Özel yaşamımızda dostlarımız, ailemiz, sevdiklerimiz ile kurduğumuz iletişimin ne derece sağlam ve derin olduğu yine etkili iletişim becerilerimize bağlıdır. Sevgi ifade bulmadıkça, ne derece sevgidir. Tıpkı iyi fikirlerin ifade bulmadıkça, sadece iyi fikir olarak kalması gibi…

Kısacası hem özel, hem iş hayatımızın kalitesi, iletişim becerilerimizin etkinlik düzeyine paralel şekilde yükselir. Etkili iletişimin hayatımıza kalite katan beş temel prensibi ise şu şekilde özetlenebilir:

Önce Kendimizi Tanıyalım

İletişim, kendimizle iletişim kurmakla başlar. İnsanız ve dolayısıyla mükemmel değiliz. Esas olan mükemmel yani eksiksiz/hatasız olmaya çalışmak değil, eksik olan yanlarımızı fark etmek ve üstesinden gelmek için gerekli olan cesareti ve çabayı göstermektir. Artı ve eksi yönlerimiz ile dürüstçe yüzleşmek, kendimizle ne kadar sağlıklı iletişim kurduğumuza bağlıdır. Kendisi ile dostça konuşabilen kişi, kendini iyi tanır. Kendini iyi tanıyan kişi, kendini geliştirir. Kendini geliştiren kişi, yaşamına kalite katar.

Konuşurken Karşımızdakine Değer Verelim

İletişim her zaman çift yönlüdür. Bir konuşmanın başarısı, sadece konuşana bağlı değildir. Konuşmanın etkili olması hem konuşanın, hem dinleyenin performansına göre şekillenir. Hitap ettiğimiz kişi ya da kişilerin kim olduğunu dikkate alarak konuşmalıyız. Onların ilgi ve bilgi düzeyini; kültür, yaş, cinsiyet vb özelliklerini; ihtiyaç ve beklentilerini dikkate alarak mesajımızı verme şeklimizi yeniden tasarlamalıyız. Esas olan, anlatmak değil, karşı tarafın bizi anlamasıdır. Karşılıklı mesaj trafiğinin sağlıklı işlediği ilişkiler yaşam kalitesini arttırır.

Konuşurken Karşımızdakine Değer Verelim

İletişim her zaman çift yönlüdür. Bir konuşmanın başarısı, sadece konuşana bağlı değildir. Konuşmanın etkili olması hem konuşanın, hem dinleyenin performansına göre şekillenir. Hitap ettiğimiz kişi ya da kişilerin kim olduğunu dikkate alarak konuşmalıyız. Onların ilgi ve bilgi düzeyini; kültür, yaş, cinsiyet vb özelliklerini; ihtiyaç ve beklentilerini dikkate alarak mesajımızı verme şeklimizi yeniden tasarlamalıyız. Esas olan, anlatmak değil, karşı tarafın bizi anlamasıdır. Karşılıklı mesaj trafiğinin sağlıklı işlediği ilişkiler yaşam kalitesini arttırır.

Dinlerken Karşımızdakine Değer Verelim

Gözlerine bakmadığınız bir kişi, size ne kadar konuşabilir? Konuşsa bile, anlaşıldığını ne kadar hissedebilir? İnsanlara değer verdiğinizin en temel göstergesi onları etkili şekilde, yani “can kulağı” ile dinlemektir. Duymak fiziksel, dinlemek ise zihinseldir. Detayları kaçırmadan, anlatılanlara dair resmin büyüğünü görmek, dinlerken göz teması kurmak, yargılamadan anlamaya çalışmak, ön yargılarımızdan arınarak kendimizi karşı tarafın yerine koymak, dostlukların, anlaşmaların, başarıların kapısını açacaktır.

Daha Az Sözcükle, Daha Çok Şey Anlatalım

“Çok para haramsız, çok laf yalansız olmaz”. Bir konuda ne kadar çok bilgi sahibi olursak olalım, esas olan bildiklerimizi en net şekilde ifade edebilmektir. Günümüzde bilim dünyasındaki kapsamlı araştırmalar veya buluşlar dahi kamuoyuna herkesin anlayacağı şekilde duyurulmaktadır. Bir konuyu en anlaşılır şekilde anlatan, o konuyu en iyi anlayan kişidir. Süslü ifadeler, uzun cümleler, muğlak kavramlar veya anlaşılmaz sözcükler iletişim kalitemizi düşürür.

Etkili İletişimi Hayat Biçimimiz Haline Getirelim

İletişim becerileri sadece sahneye çıkıp, geniş bir kitleye hitap ettiğimiz, ya da yöneticimizden zam istediğimiz veya bir ürünü satmak için müşteriyi ikna etmeye çalıştığımız zamanlar için geçerli değildir. Hayatımızın her alanı, her günü içi geçerlidir. Ne zaman ki, çocuğumuzla konuşurken ona bir yetişkin gibi değer vererek hitap ediyoruz; ne zaman ki iş yerimize girerken önce güvenlik görevlisine sıcak bir merhaba ile selam veriyoruz; ne zaman ki bizim gibi düşünmeyen birini anlamaya çalışarak can kulağı ile dinliyoruz;  işte biz o zaman etkili iletişim becerilerini içselleştirdik demektir.